Bu hafta uluslararası kültürel miras gündeminin en çarpıcı başlıklarından biri, Türkiye kökenli 43 arkeolojik eserin ABD’den Türkiye’ye iade edilmesi oldu. İade paketinin merkezinde, yıllardır hukuk ve provenance (menşe geçmişi) tartışmalarının odağında kalan, Roma dönemine tarihlenen ve “Çıplak İmparator” diye anılan yaşam boyutunda bronz heykel yer alıyor. Aynı teslimatta, antik dünyada siyasî hitabetin sembol isimlerinden Demosthenes’i betimleyen Roma dönemi mermer baş ile güney-orta Anadolu’da bir Frig kutsal alanından kaçırıldığı tespit edilen 41 pişmiş toprak (terracotta) levha da bulunuyor.
Bu iade, yalnızca “bir koli eser” haberi değil. Arkeoloji açısından bakıldığında, bir kazı alanından koparılan eserlerin geri dönüşü; bir tapınak, bir kutsal alan ya da bir heykel programının “eksik cümlelerini” tamamlama imkânı anlamına geliyor. Kültürel miras yönetimi açısından ise daha büyük bir şeye işaret ediyor: Son yıllarda hızlanan iade süreçleri, müzelerin ve koleksiyonerlerin satın alma politikalarını, kayıt şeffaflığını ve etik sınırlarını yeniden tanımlayan güçlü bir dalgaya dönüşmüş durumda.
Bu haftaki iade dosyası, üç ayrı arkeolojik hikâyeyi tek çizgide birleştiriyor:
- Bubon: 1960’larda yoğun yağmalamaya uğrayan bir antik alan ve oradan koparılan anıtsal bronzlar,
- İzmir çevresi: Sanat piyasasında dolaşan ve sonunda büyük bir müzeye bağışlanan Demosthenes başı,
- Düver: Bir Frig tapınağından sökülen terracotta levhalar ve bunların yıllar sonra kurumsal işbirliğiyle geri dönüşü.
Bu üç hat aynı noktada buluşuyor: Bir eserin yalnızca “fiziksel” değil, bağlamsal olarak da ait olduğu yere dönmesi.
Bu hafta ne oldu: 43 eserlik iade paketi ve öne çıkan parçalar
İade edilen eser sayısı 43. Yetkililerin kamuoyuna yansıyan değerlendirmelerinde, bu grubun toplam değerinin milyonlarca dolar seviyesinde olduğu belirtiliyor. En görünür parça, Bubon kökenli “Çıplak İmparator” bronzu: Yaşam boyutunda, başsız/eksik parçalı biçimde bilinen, Roma imparator heykelciliğinin karakteristik ölçü ve proporsiyonlarını taşıyan bir bronz.
İkinci dikkat çekici eser, Demosthenes mermer başı. Heykel, antik Yunan’ın ünlü hatibini betimliyor; ancak eser, Roma döneminde yapılmış bir kopya/yorum olarak sınıflandırılıyor. Bu parça uzun yıllar bir büyük müze koleksiyonunda yer aldı; sonrasında yürütülen işlemler sonucunda koleksiyondan çıkarıldı ve iade sürecine girdi.
Paketteki üçüncü büyük grup ise sayıca en kalabalık olanı: Düver kökenli 41 terracotta levha. Bu levhalar, MÖ 6. yüzyıla tarihlenen bir Frig tapınağının mimari/bezeme repertuvarına ait. Yani tek tek “güzel” objeler olmanın ötesinde, bir tapınağın estetik kimliğini kuran modüller; tapınağın hangi motifleri sevdiğini, hangi simge dilini benimsediğini, hatta üretim atölyesinin teknik tercihlerini anlatan arkeolojik veriler.
Bu üç başlık tek pakette birleşince, iade haberi ister istemez “antik eser kaçakçılığı” tartışmasının kalbine oturuyor: Eserler nasıl koparıldı, nasıl dolaşıma girdi, nasıl ‘temizlendi’ ve sonunda nasıl geri döndü?
Bubon dosyası: Bir Sebasteion’dan koparılan bronzların uzun yolculuğu
Bubon, güneybatı Anadolu’da (Burdur çevresi) yer alan, Roma İmparatorluk döneminde önem taşıyan bir antik yerleşim alanı. Dosyaya yansıyan bilgilere göre 1960’larda, Bubon çevresindeki bir köyden bazı kişilerin, alan içindeki bir Sebasteion (imparator kültüne adanmış kutsal alan/şrine) bölümünü hedef alarak sistemli bir yağmalama faaliyetine giriştiği; buradan çıkarılan anıtsal bronzların İzmir üzerinden kaçakçı ağlarına taşındığı ifade ediliyor.
Sebasteion’lar, Roma dünyasında imparator kültünün “resmî görsel dili”nin üretildiği yerlerdir. İmparator heykelleri, aile üyeleri, kimi zaman tanrısal temsiller ve onurlandırma yazıtlarıyla kurgulanan bu mekânlar; bir kentin Roma’ya bağlılığını, yerel elitin statüsünü ve siyasî sadakati aynı anda gösterir. Dolayısıyla buradan koparılan bir bronz, yalnızca heykel değildir: Bir programın parçasıdır; yanındaki heykelle konuşur, kaidesindeki yazıtla anlam kazanır, avlunun yerleşimiyle bir “sahne” kurar.
“Çıplak İmparator” heykelinin bu bağlamdan koparılması, arkeolojik açıdan iki kayba yol açar:
- Kontekst kaybı: Heykelin hangi noktada durduğu, hangi heykellerle eşleştiği, hangi törensel akışta görüldüğü bilinmez.
- Bilgi kaybı: Kaide, yazıt, stratigrafi, yerleşim planı gibi “bilgi üreten” unsurlar tahrip olur.
Yıllar sonra yürütülen soruşturmalarda, Bubon’dan çıkan parçaların Türkiye → İsviçre/İngiltere → ABD ve Avrupa hattında dolaştığı; farklı tüccar ve galeriler üzerinden koleksiyonlara girdiği anlatılıyor. Burada kritik kavram, sanat piyasasının karanlık dilindeki “provenance üretimi”: Eser bir kez vitrinlere girdiğinde, bir sergide yer aldığında ya da bir katalogda yayınlandığında, “saygınlık” kazanıyor; bu saygınlık, eserin fiyatına ve dolaşım hızına ekleniyor.
Bu hafta gündeme gelen iade ise, tam bu zincirin tersine çevrilmesi: Eser, yeniden “doğduğu” coğrafyaya dönüyor.
“Çıplak İmparator” nasıl geri dönüyor: hukuk, anlaşma ve teslim
Bu haftaki iade sürecinde en çok konuşulan nokta, “Çıplak İmparator”un geri dönüş biçimi oldu. Kamuya yansıyan bilgilere göre heykel, bir koleksiyoner tarafından edinilmiş; ardından yürütülen süreçte bir ertelemeli kovuşturma anlaşması kapsamında heykelin teslim edilmesi kararlaştırılmış. Ayrıca heykelle ilgili açılan bir hukukî girişimin de sonuçsuz kaldığı bilgisi yer alıyor.
Bu tür anlaşmalar, kültür varlığı dosyalarında sık görülen iki gerilimi aynı anda yönetmeye çalışır:
- Bir yanda devletin “kaçak mal geri dönmeli” kararlılığı,
- Diğer yanda uzun ve masraflı hukuk süreçlerinin uzatma ihtimali.
Sonuçta heykelin dönmesi, arkeoloji açısından “kayıp parçanın” geri gelmesi demek. Ancak daha önemlisi şu: Bu tür yüksek profilli dosyalar, piyasaya da mesaj veriyor. İade, yalnızca geçmişin telafisi değil; gelecekteki satın almalara “risk” uyarısıdır.
Demosthenes başı: Bir müze koleksiyonundan dönüşe uzanan çizgi
İade paketindeki Demosthenes başı, tipik bir “müzede bulunan ama kökeni tartışmalı eser” örneği gibi görünebilir. Fakat dosyaya yansıyan ayrıntılar, bunun daha karmaşık olduğunu gösteriyor: Eserin sanat piyasasında el değiştirmesi, bir noktada bağış yoluyla kurumsal koleksiyona girişi ve sonrasında köken iddialarının güçlenmesi.
Kamuya açık kayıtlarda, bu eserin daha sonra restitüe edildiği (koleksiyondan çıkarılıp iade edildiği) bilgisi yer alıyor.
Soruşturma açıklamalarında ise eserin Türkiye’de İzmir çevresinden geldiği, piyasada dolaşım sırasında geçmişe dönük bazı beyanların çelişkiler taşıdığı ve 2025’te el konulduğu ayrıntıları bulunuyor.
Arkeoloji açısından Demosthenes başının değeri, sadece heykelin sanatsal kalitesiyle sınırlı değil. Demosthenes, antik dünyada “hitabet” ve “politik muhalefet”in simgesi. Roma döneminde onun heykel tiplerinin kopyalanması ve dolaşıma girmesi, Roma’nın Yunan kültürüyle kurduğu ilişkinin de bir parçası: Roma elitinin Yunan retoriğine duyduğu hayranlık, eğitim geleneği ve entelektüel prestij arayışı, bu tür kopyalarda somutlaşır. Dolayısıyla bir baş heykel, aynı zamanda bir kültürel aktarımın kanıtıdır.
Eserin geri dönüşü, Türkiye’de sergilenmesi halinde, yalnızca “geri aldık” hikâyesi değil; Roma dönemi sanat üretimi, kopya kültürü ve antik portre geleneği üzerine yeni bir anlatı kurma fırsatı da yaratabilir.
Düver levhaları: Frig tapınağının “parçalanan cephesi” yeniden toparlanıyor
İade paketindeki 41 terracotta levha, sayıca en büyük grubu oluşturuyor ve belki de arkeolojik bağlam açısından en öğretici örnek. Çünkü terracotta levhalar, çoğu zaman tekil sanat eseri gibi değil; bir yapının kimliğini kuran mimari bezeme elemanları gibi çalışır.
Düver’deki Frig tapınağı (MÖ 6. yüzyıl), bu levhalarla süslenmiş olmalı. Levhalar üzerinde geometrik ve figüratif motifler, renkli bezemeler ve tekrarlayan kompozisyonlar bulunabiliyor. Bu tür levhalar bize şunları anlatır:
- Tapınağın cephe tasarımında ritim ve simetri var mıydı?
- Hangi figürler “koruyucu” ya da “kutsal” sayılıyordu?
- Atölye üretimi yerel mi, bölgesel mi?
- Pigment ve pişirim tekniği hangi düzeydeydi?
İade sürecine ilişkin açıklamalarda, bu levhaların bir müze koleksiyonunda bulunduğu; ancak kurum içindeki bir uzmanın şüphelenip yetkililere haber vermesiyle sürecin hızlandığı ve levhaların gönüllü olarak teslim edildiği belirtiliyor.
Bu ayrıntı, iade tartışmasında kritik bir “üçüncü yol”u gösteriyor: Her dosya sert bir hukuk savaşına dönüşmek zorunda değil; kimi zaman uzmanların etik refleksi ve kurumların işbirliği, süreci hızlandırabiliyor.
Arkeoloji dünyasında bu, önemli bir eşik: Çünkü kaçak kazıyla koparılan bir unsurun geri dönmesi, yalnızca adalet değil; bilimsel bilginin geri dönmesi demek. Düver levhaları örneğinde “bilgi”, tek bir levhada değil; levhaların bir arada oluşturduğu bütünlükte yatıyor.
İade meselesi neden arkeoloji haberi?
Bu soru ilk bakışta haklı görünebilir: Sonuçta burada yeni bir kazı alanı, yeni bir mezar ya da yeni bir şehir duvarı keşfedilmiyor. Ama arkeolojinin temel sorusu “insan geçmişi”ni doğru bağlamda anlamaksa, kaçırılan eserin geri dönmesi arkeolojik bir olaydır. Çünkü kaçakçılık, arkeolojinin düşmanıdır: stratigrafiyi yok eder, kayıt dışı bir “buluntu” üretir, bilimsel veriyi siler.
Bir eser geri döndüğünde, geçmişin bir parçası geri döner; ama daha önemlisi, o eser artık kamu kayıtlarına daha şeffaf biçimde girer. Konservasyon raporları, envanter kayıtları, sergileme metinleri, bilimsel yayınlar… Eserin “gri bölgeden” çıkıp “kamusal bilgi alanına” girmesi, arkeolojinin kazanımıdır.
Bu haftaki dosya, özellikle Bubon bronzları üzerinden, şu tartışmayı yeniden alevlendirdi: Arkeolojik eserlerin “evrensel müze” fikriyle dolaşımı mı, yoksa menşe ülkeye dönüşü mü? Son yıllarda eğilim net biçimde menşe ve şeffaflık lehine güçleniyor. Çünkü çağdaş arkeoloji, bir eseri yalnızca estetik nesne olarak değil; bağlam taşıyıcısı olarak görüyor.
“Provenance” krizi: Bir belgenin olmadığı yerde ne olur?
İade dosyalarının merkezinde genellikle aynı kavram var: provenance. Basitçe, “Eser nereden geldi, kimden kimlere geçti, hangi belgeler eşliğinde taşındı?” sorusunun cevabı. Bu zincir şeffaf değilse, arkeoloji açısından kırmızı bayraklar yükseliyor.
Bubon örneğinde, 1960’larda gerçekleşen yağmalama iddiaları ve sonrasında eserlerin uluslararası ağlarda dolaştığı anlatısı; provenance’ın nasıl “sonradan üretilebildiğini” de gösteriyor: Bir eserin sergiye çıkması, katalogda görünmesi, saygın bir koleksiyona girmesi… Bunlar, menşe belgesi olmayan bir esere “meşruiyet izlenimi” kazandırabiliyor.
Bu hafta iade edilen parçalar, bu yüzden aynı zamanda bir “kayıt” tartışmasıdır: Bir eserle birlikte, onun hakkında doğru kayıt tutmanın zorunluluğu da geri dönüyor.
Bu iade dalgası tek seferlik mi, yeni normal mi?
Son yıllarda “iade” haberlerinin sayısı arttı. Bu haftaki dosyada da, soruşturmaların yıllara yayıldığı; Bubon odaklı çalışmaların bir süredir devam ettiği ve daha önce de bazı parçaların geri döndüğü bilgisi yer alıyor.
Bu durum, “tek seferlik iade” döneminden “sistematik takip” dönemine geçildiğinin işareti olarak okunuyor. Özellikle büyük şehirlerde kurulan özel birimler, kaçakçılık ağlarının finansal ve lojistik izini sürerek, eski dosyaları bile yeniden canlandırabiliyor.
Bu noktada müzeler açısından da yeni bir normal oluşuyor:
- Koleksiyonların gözden geçirilmesi,
- Riskli eserlerin daha şeffaf beyan edilmesi,
- Menşe ülke kurumlarıyla diyalog kanallarının açık tutulması.
Bu haftaki paket, bu normalin “yüksek profilli” bir örneği olduğu için ayrıca dikkat çekiyor.
Türkiye açısından anlamı: sahaya, müzeye ve anlatıya geri dönüş
Türkiye’de arkeolojik miras yönetimi uzun yıllardır iki paralel hat üzerinde ilerliyor:
- Kazı ve araştırma: Yeni buluntular, yeni alan yönetimi modelleri, yeni müzecilik yaklaşımı.
- Kaçakçılıkla mücadele ve iade: Yurt dışındaki eserlerin izini sürme, hukuki süreçler, diplomatik ve kurumsal işbirliği.
Bu haftaki iade paketi, bu iki hattı birleştirme potansiyeli taşıyor. Çünkü geri dönen eserlerin en güçlü değeri, Türkiye’de sergilenmesi halinde ortaya çıkacak anlatı. Bubon bronzu, sadece “geri geldi” diye vitrine konulursa eksik kalır. Asıl güç, onun Bubon’daki Sebasteion düzeniyle, imparator kültüyle, Roma’nın Anadolu’daki yönetim diliyle ilişkilendirilmesinde.
Düver levhaları için de aynı şey geçerli: Levhaların bir arada sergilenmesi, Frig tapınak estetiği üzerine yepyeni bir izleyici deneyimi yaratabilir. “Bu bir levha” değil, “bu bir tapınağın yüzü” diye anlatıldığında, arkeoloji haberinin toplumsal karşılığı büyür.
Bundan sonra ne olacak: sergileme, konservasyon, bilimsel yayın
İade edilen eserlerde süreç teslimle bitmiyor. En az üç aşama daha var:
- Konservasyon ve durum tespiti: Eserlerin taşıma ve depolama koşulları, yüzey stabilitesi, restorasyon geçmişi incelenir.
- Envanter ve hukuki kayıt: Türkiye’deki ilgili kurum kayıtları güncellenir, eserlerin mülkiyet ve envanter statüsü netleştirilir.
- Bilimsel yayın ve sergileme: Eserler, bağlamlarıyla birlikte bilimsel literatüre kazandırılır; kamuya sergiyle sunulur.
Özellikle Bubon bronzları gibi “parça parça” dünyaya dağılmış gruplarda, iade edilen her yeni parça, bilimsel yeniden değerlendirmeyi tetikler: Stil analizi, bronz döküm teknikleri, atölye ilişkileri, imparator portre tipleri… Kısacası iade, arkeolojik araştırmanın da yakıtıdır.
Son söz: Bu hafta neden önemliydi?
Bu haftaki gelişme, arkeolojinin yalnızca kazı alanlarında değil, mahkeme dosyalarında, müze arşivlerinde ve uluslararası işbirliği masalarında da sürdüğünü gösterdi. “Bubon bronzları iadesi” başlığı, tek bir heykelin dönüşü değil; kaçakçılık zincirinin çözülmesi, arkeolojik bilginin iadesi ve kamusal hafızanın onarımı anlamına geliyor.
İade edilen 43 eser, Türkiye’ye döndüğünde yalnızca vitrinlere değil; geçmişin eksik bırakılmış hikâyelerine de yerleşecek. Ve belki en önemlisi, bu dönüş “gelecek” için de bir uyarı: Arkeoloji, ancak bağlamıyla korunursa anlamlı; bağlamı çalınan her parça, insanlığın ortak hafızasından çalınmış sayılıyor.

